Dördüncü Osman

21 Mayıs 2010 Cuma

Türkçe Olimpiyatları'na "En İyi Organizasyon"Ödülü

Bu yıl 8.si düzenlenecek Uluslararası Türkçe Olimpiyatları, 'En iyi çocuk organizasyonu' ödülüne layık görüldü.

Çocuk duyarlılığı konusunda kamuoyu oluşturmak amacıyla kurulan Çocuk Markaları Derneği (Children's Brands Academy-CBA), çocuklara hizmet veren markaların en iyilerini ödüllendirdi. Çocuklarla ilgili hizmet veren tüm kurum ve kuruluşların CBA bünyesinde oluşturduğu komisyonda yapılan değerlendirmede hazır giyimden televizyon yayıncılığına, yazılı basından gıdaya, en iyi sosyal sorumluluk projesinden en iyi mesaj veren bankaya kadar 24 dalda 'en iyiler' belirlendi. Buna göre 'En iyi çocuk organizasyonu' ödülünü Uluslararası Türkçe Olimpiyatları almaya hak kazandı. En iyi çocuk hazır giyim markası LC Waikiki, en iyi çocuk internet eğitim programı TTNet Vitamin olurken en iyi çocuk kanalı TRT Çocuk, en iyi çocuk hastanesi Medical Park seçildi.

26 Mayıs ile 10 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilecek 8. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları'na bu yıl 120 ülkeden 750 öğrenci katılacak.

ZAMAN / İ.Asalioğl

8.Uluslarası Türkçe Olimpiyatları 2010

Türkçe Olimpiyatları Dergisi Okuyucuyla Buluşuyor

Mersin'in Erdemli ilçesi Sıraç köyünde yaşayan Mehmet ve Raziye Gülbay çifti, Senegal'e gönderdikleri oğulları Erol'u bir yıldır görmemişlerdi.

Erol öğretmen, Senegal'den üç siyahi öğrencisiyle Türkiye'ye gelmiştir ama ailesinin yanına, Erdemli'ye kadar gidecek vakti yoktur. Öğrencileri Kayseri'de yapılacak olimpiyat finallerine katılacak; o da öğrencilerini bırakıp gidemeyecektir. Yürümekte zorluk çeken kanser hastası babası ve yaşlı annesi köylerinden kalkıp oğullarını görmek için Kayseri'ye gelirler. Bir yıldır görmedikleri oğullarıyla otogarda sadece iki saat görüşür ve ayrılırlar. Erol öğretmenin yanında getirdiği esmer çocuklar, "Nasılsınız, iyi misiniz?" diye, öğretmenlerinin yaşlı anne-babasının elini öperler... O iki yaşlı insan, bu hale şaşar kalır... Uzak bir gurbete gönderdikleri oğullarının evine bile gelememesine mi üzülsünler, yoksa o uzak ülkeden gelen sevimli esmer çocukların Türkçe konuşarak ellerini öpmesine mi sevinsinler, bilemezler... Sevinçle hüznün iç içe geçtiği bu yürek burkucu öykü, bugünlerde yavaş yavaş haberlerini duymaya başladığımız Türkçe Olimpiyatları'nın ilk sayısı yayımlanan dergisinde geçiyor.

Bu yıl 8.si gerçekleştirilecek olan Uluslararası Türkçe Olimpiyatları, etkinliklerin daha geniş kitlelere tanıtılması amacıyla bir dergi yayımladı. İlk sayısı bugün bayilerde olan dergide, olimpiyatların dünden bugüne tarihi, dünyanın yaklaşık 120 ülkesinde eğitim gönüllüsü olarak çalışan öğretmenlerin hikâyeleri ve Türkçenin dünyada yayılma alanını her geçen gün genişletmesi işleniyor. Arnavutluk iç savaşı sırasında öğretmenlerin bütün tehlikelere rağmen okulu terk etmeyişleri, unutulmaz bir fedakarlık destanı olarak hafızalardaki yerini koruyor. Dergide yer alan bu ve benzer pek çok olay, Türkçe sevdalısı öğretmenlerin olimpiyatları bugün herkesin gurur duyduğu bir seviyeye nasıl getirdiklerini gözler önüne seriyor. Farklı görüşlerden yazar, düşünür ve sanatçılar da olimpiyatlar ve Türk okulları hakkındaki değerlendirmelerinde hep bu başarının kahramanları olarak öğretmenleri selamlıyor.
Türkçe Olimpiyatları Tertip Komitesi Başkanı Prof. Dr. Mehmet Sağlam, kendisiyle yapılan röportajda, 17 ülke ile başlayıp bugün 120 ülkeye ulaşan olimpiyat organizasyonunu anlatıyor. Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın ise olimpiyatların Türkçenin yaygınlaşması açısından ifa ettiği görevi ortaya koyuyor. Edebiyat, sinema, müzik, reklam ve gösteri dünyasından çok sayıda ünlü isim de yaptıkları değerlendirmede, Türkçe Olimpiyatları'nın Türkiye'nin dünyadaki en büyük markası olduğu görüşünde birleşiyor. Fatih Kısaparmak, Serdar Ortaç, Mehmet Ali Birand, Oktay Kaynarca, Hakan Şükür, Deniz Arcak gibi ünlüler, kendileriyle yapılan röportajlarda Türkçe Olimpiyatları'na dair izlenimlerini aktarıyor. Prof. Dr. Naci Bostancı, Prof. Dr. Kemal Karpat, Ahmet Turan Alkan ve Dr. M. Ali Kılıçbay ise dergiye Türk okulları ve olimpiyatlarla ilgili değerlendirmelerini içeren birer makale ile katkıda bulunuyor. Prof. Dr. Karpat'ın bir cümlesi, pek çok şeyi anlatmaya yetiyor: "Bu okulları daha yakından tanımak ve takdir etmek, her Türk'ün vazifesidir. Gerçekten bu okullar kuruluş ve Türkiye'nin dışarıya açılması ve tanıtılması bakımından iftihar edilecek bir seviyededir."

ZAMAN

Türkçeyi Nasıl Öğretiyorlar?

Sedat Gülmez

Yaklaşık 20 yıldır dünyanın farklı coğrafyalarında hizmet veren Türk okulları, Türkçeye samimiyet, saygı, vefa ve sevgi gibi anlamlar yüklenmesini sağladı. Peki, hâlihazırda devam eden süreç bu noktaya nasıl ulaştı?

‘Türkçeyi nasıl öğretiyorlar?”, yurt dışındaki Türk okullarıyla alakalı şimdiye kadar ortaya atılan binlerce sualden sadece biri. Üstelik cevabı çok çetrefilli değil. İşini sevme, bulunduğu ülkenin hassasiyetlerini gözetme, öğrencilerle diyaloğu yüksek tutma ve tabii çok çalışma… Fakat zikredilenler, izahta ne kadar başarılı?

Bugün dünya genelinde eğitimcilerin çoğu, ‘Dil öğrenmek mi yoksa öğretmek mi daha zor?’ ikileminden çıkamadı. Meseleyi netleştirme adına yeni sorular üretelim: Türkiye’de mi yoksa İngiltere’de mi İngilizce öğrenmek daha kolay? Pratik ihtimali yönüyle İngiltere daha cazip. Ya öğretme? Eğitimci hangisinde daha rahat çalışır? Birinci şık burada da ön plana çıkıyor. Demek ki farklı bir coğrafyada dil öğretilirken zorlanılıyor. İngilizcenin yaygınlığına rağmen durum böyleyken diğerleri için sürecin karışıklığını fark etmek hiç de zor değil.

İrdelemeyi Türkçeyle sürdürürsek… 1990’ların başı hatta 2000’e kadar uluslararası düzeydeki etkinliği neydi? Oysa Soğuk Savaş döneminde “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” söylemiyle gücünün genişliğine atıf yapılırdı. Yüz milyonlarca insanın konuştuğu canlı bir Türkçeden bahsedilirdi. Sovyetler’in yıkılması temenni edilir, Orta Asya’daki “dini, ırkı ve dili bir” kardeşlerle buluşulacak günlerin hayali kurulurdu. Fakat Sovyetler’in dağılması pembe hülyaları gerçeğe dönüştürmediği gibi acı bir hakikati de yüzlere çarptı. Kendi aralarında dahi Rusça haricinde anlaşmaları güç bir Türkî Cumhuriyetler vardı, karşıda. İçtenlik ve samimiyet yüksekti ama insanlar birbirini anla(ya)mıyordu. Kısacası Türkiye Türkçesi, anavatanında “yabancı dil” pozisyonundaydı. Sıkıntıyı ilk fark eden ve yaşayanlar, arkasında gönül ehli müteşebbislerin desteği okul açma gayesiyle Orta Asya’ya gelen öğretmenlerdi.

Binalar tutuluyor, onarılıyor, sınıflar hazırlanıyor, öğrenciler bulunuyor, öğretmen derse giriyor ancak talebelerle hoca anlaşamıyordu. Materyal de eksik kaldığından devreye jest ve mimikler giriyor, çat pat diyaloglar kuruluyordu. Tabii selefler, haleflerinin de aynı sıkıntılara girmemesi için not defterlerine buldukları çözümleri yazıyor ve yeni gelenlerin eline “Bunlara dikkat et!” uyarısıyla veriyordu. Böylece Mehmet Müjde gibi acemiler de yeni problemlerle karşılaşmadan sisteme giriyordu: “90’ların ikinci yarısında Başkurdistan’a gitmiştim. Benden önce birilerinin gelmesinin nimetlerinden faydalandım tabii. Yine de nasıl anlatacağım heyecanı vardı. Sonra Türkçe bilen bir öğrenciyi yanıma alıp girdim sınıfa. O an öyle rahatlamıştım ki istediklerimi söyleyebildim ve heyecanım azaldı.” Önceleri basit kelime, cümle ve gündelik dil egzersizleri yapılıyordu. Yetmiyor, yatılı eğitim fırsata dönüştürülüp her an öğrencilerle geçiriliyor, böylece dil eğitimi sınıf dışına taşıyordu

Sabah Pirinç,Öğle Pirinç,Akşam Pirinç

Tabii bir yandan da okul sayısı artıyordu. Bu yükselen tempo ve sistemli hareket demekti. Öğretmen açığı pek yaşanmıyordu ama materyal sıkıntısı kendini hissettiriyordu. Artık sağa sola alınan notlardan ziyade düzenli hazırlanmış kaynaklar gerekiyordu. İhtiyaç, yabancılara Türkçe öğretim setleri hazırlayan bugünkü Dil Set Yayınları’nın ilk şeklini doğurdu. Öğretmeler Türkiye’ye geliyor, bulundukları ülkelerin kültürünü, sosyal yapısını, ekonomik durumunu, insan ilişkilerini anlatıyor, eserlerde söz konusu inceliklere dikkat ediliyordu. Yoksa Kasım Aksoy’un Madagaskar’da yaşadıkları gibi mahcubiyete kapı aralayan durumlarla karşılaşılabilirdi: “Bir gün kahvaltıyı anlatıyorum sınıfta. Kültürümüze göre zeytin, reçel, bal sıralıyorum. Öğrencilerden biri gülerek ‘Öğretmenim bu kadar şeyi kahvaltıda mı yiyorsunuz?’ sorusunu yöneltti. Evet, deyince ‘Bizde sabah pirinç, öğle pirinç, akşam pirinç…’ demesin mi? O an çok utanmıştım.”

Tam işler rayına oturuyor derken ilk günler cılız kalan ancak okul sayısı arttıkça yayılan ve zihinleri karıştırmaya açık yeni problemler belirdi. Meselenin samimiyetine inananların yanında “Amaçları neydi?”, “Matematik, fen bilimleri, İngilizce tamam; Türkçe ne alaka?” “Türkçülük için mi geldiler?” veya “Müslümanlık propagandası mı yapmaya çalışıyorsunuz?” minvalinde korkuya kapılan –ki söz konusu hislerin oluşmasında Türkiye’den kimi mihrakların mesnetsiz karalama kampanyalarının da etkisi büyüktü– kişiler beliriyordu. İngilizce, matematik, fen ve sosyal bilimler hususunda gerekli izahatlar yüreklere su serpiyordu ama Türkçe dersi ve öğretmenleri daha çetin imtihanlara maruz kalıyordu.

Nihayet “dilciler” engelleri aşmayı “dili” kullanmada buldu. Başta Türkçe öğretmenleri tüm eğitimciler, artık mevzuyu öğrencilerin gönlünden velilerin ve toplumun gönlüne yaymaya niyetlendi. Öğrencilerle klasik hoca-öğrenci diyaloğunun ötesinde bir iletişim kanalı kuruluyordu. Fikriyat bu yönde evrildikçe sınıflarda Türkçe öğretme ve öğrenme süreci kolaylaşıyordu. Artık öğrenciler “Bir dil bir insan!” mantığıyla Türkçenin gelecekte kendilerine açacağı kapıları hayal ediyordu. Çocuklar anne babalarıyla öğretmenleri arasında tercümanlık yapabilecek seviyeye geldikçe ebeveynlerin memnuniyeti artıyordu.

Zamanla başta matematik olmak üzere diğer derslerde alınan ulusal ve uluslararası başarılar okulların prestijini artırdı. Artık üst düzey devlet yöneticileri dahi çocuklarını veya yakınlarını buralarda okutmayı arzuluyordu. Talepler artıyor, sınırlı kontenjan yüzünden sınavlar açılıyor, önce yüzlerce ardından binlerce aday kazanabilmek için ter döküyordu. Yer yer torpil teklifleri bile alınıyordu. Gelişmeler, aleyhte propagandaları boşa çıkarıyordu.

İlerleyen dönemlerde farklı yarışmalarla kaynaşmalar artıyordu. Ulusal düzeydeki Türkçe yarışmaları da bunlardan biriydi. Başta Orta Asya olmak üzere imkânı el veren coğrafyalarda okullar kendi aralarında dil öğretimi temelinde yarışıyor, birinciler onore ediliyordu. Benimsendikçe yaygınlığı artan Türkçe maratonlarının uluslararası düzeye taşınması gündeme gelince de değişik bir coşku başlıyordu. Tahmin edilenden büyük rağbet görünce de heyecan artıyor, yeni yarışma dalları oluşturuluyordu.

Nihayet Türkçe Olimpiyatları ismini alan organizasyon dile dönük ilgiyi artırıyor, bu da Türkçe öğretmenlerinin işini kolaylaştırıyordu. Öğrenciler önlerindeki Türkiye’ye gitme ve madalya ile dönme ihtimalini değerlendirebilmek gayesiyle Türkçeye ayırdıkları vakti artırıyordu. M. Azad Boztaş gibi öğretmenler de talebelerini ikna için olimpiyat kozunu iyi kullanıyordu: “Tanzanya gibi beyaz adamın kötü olduğunu düşünen bir ülkedesiniz ve beyazsınız. O insanlar size güvenip çocuklarını emanet ediyor ve Türkiye’ye gönderiyor. Evvela bu değinilmesi gereken bir husus. Sonra öğrencilerde yer yer çekinceler var, bunu aşmanız lazım. Ancak katıldığımız bir olimpiyattan sonra ülkeye gümüş madalya getirmemiz işimizi kolaylaştırdı. Ödül alan Hashim Hilal Bhoki isimli öğrencimiz diğerlerine örnek teşkil etti. Artık diğerleri de olimpiyat gayesiyle Türkçeye daha fazla ilgi gösteriyor.”

Gelinen aşamada Türkçe önündeki engeller azaldı denilebilir. İlk anda Orta Asya’da Rusça, Afrika’da İngilizce karşısındaki eziklik zamanla değişiyor. Hatta yarış yer yer atbaşı gidiyor. Tabii Avrupa ve Amerika için diğerlerine nazaran aşılması gereken hususlar var. Çünkü her yeni ulaşılan memlekette daha öncekilerde karşılaşılan problem süreci neredeyse aynı suale kilitleniyor: “Niye Türkçe öğreneceğim?” Lakin şu rahatlıkla söylenebilir ki şimdiye kadar elde edilen tecrübe engelleri daha kısa sürede aşmada büyük getiri sağlıyor.

Aslında süreci daha iyi anlayabilmek için Türkçe öğretmenlerinin tecrübeleri iyi misaller veriyor. Her şeyden önce bu insanların sevdiklerinden ayrılıp vatanlarından uzak bir coğrafyaya gitmesi ve bunu yaparken de şahsi anlamda büyük idealler hülyasıyla yola çıkması ne kadar çok dillendirilse de tekrar tekrar dikkatle incelenmeli. Çünkü onlar sadece “Yapılması gereken bir iş için bana ihtiyaç var!” düşüncesiyle yola çıktı. Yoksa 2000’den bu yana Arnavutluk’ta bulunan Adem Çalışkan, ebeveyninden iki yıllık izin alıp yola çıkmasına rağmen 5 senedir Bangladeş’te hizmet veren Ahmet Makan, Kamboçya derken Avustralya gibi Türkiye’ye binlerce kilometre uzakta alın teri döken Serap Şahin, yeni dünya Amerika’da koşturan Oğuzhan Aras ve ismini Japonya’nın başkenti Tokyo ile karıştırdığı Togo’dan sonra Nijer’de karar kılan Hakan Yanar, büyük planlamalarla hareket etmiş değil. Ama hepsinin dinlenilesi hikâyesi var. Türkçeye dair de anlatacakları…

Evvela ortak noktalardan gidersek hepsi gramer ağırlıklı bir dil öğretiminden ziyade, konuşmaya dayalı bir sistemi benimsemiş. Böylece daha kısa sürede verim almış. Aras Oğuzhan bu yolla öğrencilerin ilgisini canlı tutmaya çalışanlardan: “Türkçe, Avrupa dillerinden birini konuşan bir öğrenci için orta derecede zor bir dil. Çok kolay değil. İlk derslerimde özellikle İngilizce ile Türkçe arasındaki farklara işaretle ilgilerini çekmeye gayret ettim. Kelimelerin yazıldığı gibi okunması onlara orijinal geliyor. Çoğunlukla gramerde, kelimelerin sonuna ek gelmesinde zorlanıyorlar. Konuşma ise daha kolay geliyor. Tersi de var tabii… Grameri anlayan konuşmada zorlanabiliyor. Ama pratiğe, okul dışı aktivitelerimizde Türkçe konuşmaya bilhassa ağırlık verdik.”

2005’ten bu yana Amerika’da bulunan Oğuzhan, öğretmen-öğrenci diyaloğunun Türkiye’ye nazaran daha soğuk yaşandığı bir ülkede samimiyet havasını ders dışı faaliyetlerde yakalamış. Çay sohbetleri, yakındaki Türk aileleri ziyaret ve oralarda Türk mutfağı tanıtımı Türkçe derslerine ilgiyi artırmış. “Ne işime yarayacak?” ön yargısını kırmak için de kendince görsel malzemeler eşliğindeki sunumlarla yol almaya uğraşmış. Yine yaşadıkları ortamla Türk kültürü arasındaki farklılıklara değinmek de Aras Hoca’nın başvurduğu metotlardan. Şimdiye kadar 300 civarında ortaokul ve lise çağı öğrenciye ders veren Oğuzhan’a göre söz konusu Türkçe ise öğretmenler vitrin gibi algılanıyor, bu sebeple attıkları her adımın olumlu veya olumsuz getirisini hesaplamaları gerekiyor.

Avustralya’da ise Serap Şahin, Türkçeyi öğrencilerine sevdirmeye çalışıyor. Ancak onun için ilk göz ağrısı Kamboçya’nın yeri farklı. Belki de bu yüzden Avustralya’dan ziyade Khmer ülkesindeki tecrübelerini anlatıyor. Bir defa görev yaptığı yıllarda ülkenin konjonktürü gereği Türkçeye pek rağbet yoktur. Her ne kadar Serap Hoca istemese de anlaşma için yer yer İngilizce kullanmak zorunda kalırlar. Khmer öğrenciler bilhassa telaffuzda zorlanır: “Sınav kâğıtlarını okumak ayrı bir eğlenceydi. Şimdi yabancı bir ülkede Türkçe öğrenen kızımın aynı hataları yatığını görüyorum ve tebessüm ediyorum.”

Çoğu ülkedeki gibi Şahin’in de öğrencileri Türkçeye tam manasıyla ısınamadığından ve işlerine yaramayacağı inancıyla derse ilgi göstermez. Ama öğretmenleri 10 maddelik “Niçin?” çizelgesi çıkartınca bazı değişimler yaşanır. Kamboçya’da farklı alfabe ve gramer sebebiyle Türkçenin zorluğu sürekli dillendirilse de zamanla Türkçe Olimpiyatları’na katılabilecek düzeye gelirler. Ancak Serap Hoca o günleri göremeden kendini Avustralya’da bulur. Hâlâ Khmer öğrencileriyle görüşüyor. Mesela gözbebeğim dediği Chim Chan Daro hâlihazırda ODTÜ’de okuyor. Şimdiye kadar Kamboçya ve Avustralya’da 500’den fazla talebeye ders veren Serap Şahin, iki ülke görmenin avantajıyla derslerine devam ediyor.

Artık Bangladeşli sayılabilecek Ahmet Makan ise öğrencilerin konuşmasından ve Türkçeye yatkınlığından memnun: “İlk önce, dilimizin zor olmadığını hissettirmemiz ve sabırlı olmamız gerekiyordu. Gelinen noktada iyiyiz. Tabii hâlâ kimi talebelerimiz ‘muz’ yerine ‘muc’ demeye devam etse de…” Bangladeş’te çekilen sıkıntılar diğer ülkelerdekiyle aynı. Fakat Türkçe Olimpiyatları’nın artıları kadar iki ülke arasında son yıllarda artan ilişkiler de Ahmet Hoca ve meslektaşlarına kolaylık sağlıyor.

Bangladeş’ten batıya, Balkanlar’daki Arnavutluk’a uzandığımızda, nispeten daha rahat öğretmenlik süreci karşılıyor bizi. Adem Çalışkan, “İki ülke arasındaki kültürel bağ işimizi kolaylaştırdı diyebilirim. Bir de beden dilini çok kullanırım derslerde. Öğreteceğim kelimeye dair üzerimde resim taşırım ve sınıfa öyle girerim. Öğrencilerin hoşuna gidiyor bu. Sözlük kullanırım yer yer. Ama esas azim ve sabır önemli.” diyor.

Arnavutluk’ta öğrencilerin zamanla fark ettiği nokta, öğretmenlerinin ısrarla “Bir gün bu dil işinize yarayacak.” tavsiyelerinin gerçeğe dönüşmesi. İki ülke arasındaki ticari ilişkiler geliştikçe, Türk şirketleri burada yatırım yaptıkça, Türkçe bilen insan ihtiyacı ortaya çıkıyor ve devreye Türk okulu mezunları giriyor. Üstelik 4 bine yakın ortak kelime, süreci zorluktan kolaylığa çeviriyor. Bugün Arnavutluk’ta Türk okullarından mezun olup Türkçe dersi veren öğretmenler var. Hocalarıyla yan yana sınıflarda derse girip Türkçe öğretiyorlar.

Aynı durum Kırgızistan için de geçerli. Başkurdistan’dan sonra geldiği bu ülkede görevine devam eden Mehmet Müjde, şimdiye kadar bahsettiğimiz öğretmenler arasında Türkçe hususunda en az zorlanan isim denilse yeridir. Çünkü bulunduğu memlekette Türk okulları 20 yıla yakın zamandır hizmet veriyor ve artık bırakın okulları toplumun herhangi bir kesiminde çat pat düzeyle sınırlı kalsa da Türkçe bilmeyen yok gibi.

Tabii Madagaskar’da Kasım Aksoy ve Tanzanya’dan Mısır’a geçen M. Azad Boztaş da Müjde gibi Türkçe adına rahat bir ortamın tesisi için hayaller kuruyor. Bu uğurda yüzlerce ülkedeki binlerce meslektaşı gibi aynı aşk ve heyecanla derslere girip talebelerine “Merhaba!” demeyi sürdürüyor…

DilSet Yayınları Yayın Yönetmeni Tuncay Öztürk: Devletin Türkçe öğretimi ile ilgili politikası bir an önce netleşmeli

Türkçe öğretimi için atılması gereken başka adımlar var mı? Bu sorunun cevabını DilSet Yayın Yönetmeni Tuncay Öztürk veriyor: “Üniversitelerimizde, yabancılara Türkçe öğretimi için lisans düzeyinde öğretmen yetiştiren bölüm yok. Tabiatıyla öğretmen yelpazesi genişliyor. Sınıf öğretmenliği, Türk dili ve edebiyatı, Türkçe öğretmenliği ve hatta İngilizce mezunları ders vermek zorunda kalıyor. Kendi alanları olmadığından yoğunlaşmaları zor oluyor, müdahale edilmezse yer yer birikim ve eğitim eksikliğinden yanlış metotlarla ders vermeye kalkıyor. Oysa Avrupa’da çoğu ülke yabancılara dil öğretimiyle ilgili öğretmen yetiştiren yüzlerce üniversiteye sahip. Bizdeyse yurt dışındaki Türk çocukları için müfredat mevcut ama yabancılar adına yok.

Sonra yüksek lisans ve doktora öğrencilerine yol gösterecek öğretim görevlisi sayısı yetersiz. İngilizce, Almanca ve Fransızca gibi başka lisanlardan gelenler var.

Yine bazı temel kaynak eserlere ihtiyaç var. Konuşma Dilinin Sıklık Sözlüğü, Yabancılara Dil Bilgisi Öğretimi ve Yabancılar İçin Türkçe Sözlük gibi. Bırakın bunları Türkiye’de yabancılara Türkçe öğreten eğitmenlerin kendilerini geliştirecekleri, yeni dil öğretim metotlarını öğrenecekleri ya da karşılaştıkları zorlukları anlatacakları devlet destekli hizmet içi eğitim kurumları bulunmuyor. Kulaktan dolma bilgilerle ya da kendi geliştirdikleri metotlarla Türkçe öğretmeye çalışıyorlar.

Kısacası, devletin Türkçe öğretimi ile ilgili politikası bir an önce netleşmeli. Mesela, Japonya gibi bazı ülkeler, başka milletlerin kendi dillerini ve kültürlerini öğrenmeleri için özendirici burslar ve başka imkânlar sunuyor. Amerikalılar İngilizce TOEFL sınavındaki başarıya göre üniversitelerde burs ve barınma imkânı sağlıyor. Bunlar dikkate alınmalı.”

Dil Set, 120 ülkede okutuluyor

Türk okulları, Türkçe dersi için materyal ihtiyacını da beraberinde getirdi. Bu amaçla bazı komisyonlar oluşturuldu. Bugün Dil Set Yayınları diye bilinen kuruluş, o dönemki komisyonların sistemleşmiş hâli. 2000 yılı itibariyle tüm boyutlarıyla yabancılara Türkçe yayınlar hazırlayan bir yayınevi hâline gelen Dil Set’in eserleri şimdilerde 120 ülkede okutuluyor. Üstelik yayınlar sadece ders kitabıyla sınırlı değil. Çalışma, öğretmen, dil bilgisi kitabı, anahtar ve okuma kitaplarıyla posterler, VCD’ler, etkileşimli CD’ler ve web sitesi destekli Türkçe öğretimi takip ediliyor. Yine hazırlanan setler 5 yılda bir ihtiyaçlar çerçevesinde revize ediliyor veya hükmünü doldurduğundan basımı sonlandırılıyor.

Yayınevinin hazırladığı setler ise şöyle:

Ebru: Haftalık ortalama 3 ders saati gören 13-18 yaş aralığı ilk ve ortaöğretim öğrencilerine…

Gökkuşağı: 8 ders saati için 13 ila 18 yaş ilk ve ortaöğretime…

Samanyolu: 3 ders saati alan 9-13 yaş aralığı ilköğretimlere…

Ana Dilim Türkçe Öğretim Seti: Yurt dışında bulunan 10-18 yaş ana dili Türkçe ilk ve ortaöğretimlere…

Bu kaynakları hazırlayan ekip, fiilen yabancılara Türkçe öğreten eğitmenlerden müteşekkil. Sıkıntıları bildiklerinden öğretmenlerin işini kolaylaştırıcı etkilerde bulunabilmekteler. Mesela, Ebru Seti, Afrika’daki öğretmenlerin talebi üzerine hazırlanmış. Nihai düzeltmeleri de Türkiye’deki editörler gerçekleştirmekte. DilSet, hâlihazırda farklı ülkelerden 30 civarında yazarla çalışarak hazırladığı setleri 100 parçada toplamayı başarmış durumda.

Ekipmanlar arasında öğretmenlere dönük kaynaklar da var. Pratik Türkçe Öğretim Teknikleri, Türkçe Öğretiminde Çoklu Zekâ Uygulamaları, 7-9 Yaş Grubu İlköğretim Öğrencilerine Türkçe Öğretimi gibi metot kitapları eğitmenlere yol gösteren kaynaklar. Tabii belirli dönemlerde verilen seminerleri de unutmamak gerekiyor. Kitaplarda Türk kültürünü yansıtan öğeler de kullanılıyor ki dilin taşıyıcı etkisi artırılabilsin. Büyük maliyetler gerektiren çalışmalar için herhangi bir resmî kuruluştan fon da alınmıyor.

Tabii bütün bu gayretlerin olumlu neticesi her yıl Türkçe Olimpiyatları’nda yaşanan renkli görüntülerle daha iyi anlaşılıyor.


Kabinenin Favorisi Alua

Muhsin Öztürk

Bir şarkı bazen sadece şarkı değil, hayatın ta kendisidir. Alua Nurahan ve diğer gençler şarkılarına başladığında dinleyenler bilir ki bu başka bir şarkıdır aslında. Sevinçler de gözyaşları da bunun içindir.

‘İşte Kazakistan’dan…” diye anons edildiğinde o sahneye çıkacak. Alua Nurahan. Kazakistan’ın başkenti Astana’nın en modern okulu Kazak Türk Lisesi’nin 9. sınıf öğrencisi. Baba, Judo Federasyonu Başkanı ve iş adamı. Anne ve iki abi de iş dünyasının içinde. Başkent’in Almatı’dan Astana’ya taşınmasıyla aile de ‘yeni dünya’da yerini alır. Alua, ‘tek bir sineması var’ dediği yeni şehrinin sosyal imkânlarından biraz şikâyetçi olsa da başlangıçta, zamanla her şey yerli yerine oturur.

Türk Lisesi’ne devam eden pek çok öğrenci gibi Alua’nın da, ailesinin de bir ayağı yurt dışında. Bir Paris gezisinde Eyfel Kulesi kuyruğundan, babasının orada görevli bir Türk’le ‘oo kardeşim’ diyerek iki uzak akraba gibi sarılması ve ardından görevlinin onları o uzun kuyruk çilesinden kurtarması tatlı bir hatıra gibi kalmış hafızalarda. Alua Nurahan şöyle anlatıyor: “Kazak Türk Lisesi Kazakistan’ın en güzel okullarından biridir gerçekten. İlk annem söz etti ‘iyi bir okul var’ diye. Biz gittik, elemelere katıldık. ‘Kazandınız’ diye mesaj geldiğinde ben de ailem de çok mutlu olduk. Annem çok istiyordu zaten. Aynı zamanda yeni açılan okulun ilk öğrencisi oldum.” Çok sonraları annesi, “Türklere daha Paris’te kanım ısınmıştı.” diyecektir. Alua, Türkçe öğretmeni Selman Şimşek’in söylediğine göre orta derecede Türkçe seviyesine geçmek üzere; ama biz bütün konuşmayı Türkçe yapabiliyor ve anlaşabiliyoruz.

Alua’ın ilk öğrencisi olduğu Uluslararası Nur-Orda Kazak Türk Lisesi’ni Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev açmış. Bir yıl sonra Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ziyaret etmiş. Okulda bir olimpik yüzme havuzu var; öğrenciler tenisten voleybola, danstan satranca pek çok etkinliğe katılabiliyor. Zorunlu olarak yüzme öğreniyorlar. Alua Nurahan Kazakça’nın dışında iyi derecede İngilizce ve Rusça biliyor ve şu anda konuşabilecek, hikâye ve roman okuyabilecek derecede Türkçe biliyor. Ailenin tek Türkçe bilen üyesi olarak, tarihe ve siyasete meraklı babanın “Türkiye’de neler oluyor anlat bakalım?” sorusuna da muhatap oluyor! Tabii her Türkçe bilen ve Türkiye’de yaşamayanların şaşkınlıkla izlediği ana haber bültenleri herkes gibi onları da şoke edebiliyor. İçlerinde Alua’nın da olduğu bir grup öğrenciyle yakın zamanda Türkiye’ye geldiklerinde Kırgızistan’da yaşananların Türk televizyonlarında verilme şekli onları çok şaşırtmış. “Sanki bir savaş varmış gibi” diyor. Türkçe öğretmeni Selman Şimşek, dünyada olup bitenleri izlemelerini istediklerini; ama ‘ana haber’ bültenlerindeki şiddet sahneleri sebebiyle bir haber seçkisi yaptıklarını söylüyor.

Alua Nurahan, yeni okuluna başladığında ‘Nereden çıktı bu Türkçe?’ dememiş hiç. “Bence çok dil bilmek çok güzel. Hiç tereddüdüm olmadı. Türkiye’ye gittiğimde konuştuğumuzda insanlarla hem ben çok mutlu oluyorum, hem de benimle Türkçe konuşanlar memnun oluyor. Aynı şekilde İngiltere’deyken İngilizce biliyor olmak güzel bir şey.” diyor. Bugünlerde biraz zorlandığını söylese de 4 dilin yanına bir dil daha koymak üzere. Şöyle ki; Kazakistan Çin’le yakın ekonomik ilişkiler içinde. Ülkenin petrol işlerinin büyük bölümü Çinli şirketlerce yapılıyor. Seçmeli 5. dilin ne olması gerektiğini araştıran Kazak Türk Lisesi yöneticilerinin yaptığı anket sonrasında Çince tercihi öne çıkar. Ve ilanla bulunan, 20 yılını Çin’de geçirmiş bir Kazak öğretmenle anlaşma yapılır. “Aslında zorlanmıyorum ama çok harf var, biraz zor geçecek gibi.” diyor Alua Çince dersleri için. Çincenin seçmeli ders olarak okutulduğu tek yer Kazak Türk Lisesi. Öte yandan Kazakistan’da okullar Rus ve Kazak programına göre ikiye ayrılıyor. Kazak Türk Liseleri’nde sözel dersler Kazakça okutuluyor; yani Kazak programına göre eğitim yapılıyor. Ancak öğrenciler ana dilleri gibi Rusça öğrenerek bu okullardan mezun oluyor. Hâlen, Kazakistan’ın tamamında 29 Kazak Türk Lisesi var.

Aslında meraklı okurlar Alua ismini ilk defa duymuyor olabilir. O Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun daveti üzerine Türkiye’de ağırlanan 9 öğrenciden biri. Olay şöyle gelişiyor. Davutoğlu pek çok yurt dışı ziyaretlerinde yaptığı gibi o ülkede yaşayan Türk topluluklarıyla bir araya geliyor ve varsa bir Türk lisesini ziyaret ediyor. Kazakistan ziyaretinde de bu rutin değişmiyor. Bundan sonrasını Türkçe öğretmeni Selman Şimşek’ten dinleyelim. “Ahmet Davutoğlu okulumuza geldi. Türkçe dersimize girdi. ‘Türkiye’yi tanıyor musunuz?’ konusu işleniyordu. Ben öğrencilere bir kelime ya da bir olay veriyordum, onlar da coğrafi yerini söylüyordu. ‘1453’te fethedilmiştir’ dediğimde ‘İstanbul’, ‘Mevlana’sıyla tanınıyor’ dediğimde ‘Konya’ diyorlar… Sonra Konya’yı konuşmaya başladık. Bir tanesi kalktı ‘Ben Konya’ya gittim, etli ekmeğini yedim, çok beğendim’ dedi. Bir öğrencimiz de ‘Ahmet Davutoğlu Konyalıdır’ deyince bu Davutoğlu Bey’in hoşuna gitti. ‘Konya’ya gelmek ister misiniz?’ diye sordu. ‘İsteriz’, deyince öğrencilerin hepsini Konya’ya davet etti.” Yakın zamanda yaptıkları İstanbul, Antalya, Konya seyahati böyle gerçekleşiyor. Davutoğlu, Türkiye’ye davet ettiği öğrencileri Konya’da valilik binasında özel bir ilgi ile ağırlıyor. Alua, olimpiyatlarda söyleyeceği şarkısını Ahmet Davutoğlu’na da söylüyor. Orada bulunan AB’den sorumlu Devlet Bakanı Egemen Bağış olimpiyatların açılışına katılacağını ve Alua’yı görmekten mutlu olacağını söylüyor. Alua ve arkadaşları Davutoğlu’nun misafirperverliğinden çok etkilenmiş. Bunu Alua’nın sözlerinden anlamak mümkün. Konya’da yaşanan diğer sürpriz aslen Konyalı olan öğretmenlerinin ailesini ziyaret etmiş olmaları ve çok önceden hazırladıkları hediyeleri vermeleri. Selman Şimşek, “Hakikaten benim için çok sürpriz oldu, ailem de yıllardan beri anlatmaya çalıştığım şeyi gördü ve mutlu oldular.” diyor. Türkçe öğretmeni Şimşek, 2004’te üniversite sınavı sonrasında tamamen dershane öğretmenlerinin tavsiyesiyle Kazakistan Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı’nı kazanmış. “Ata yurdu olması hasebiyle bir ilgimiz vardı buralara karşı. Okurken de okulun yurdunda belletmenlik yaptım. Mezun olduğumda Türkçe öğretmeni olarak başladım. İyi ki burada okumuşum ve buraya gelmişim.” diyor. Selman Şimşek iyi derecede Kazakça biliyor ve Rusçasını daha da geliştirmeyi planlıyor.

Kabinenin iki üyesinin ardından Devlet Bakanı Zafer Çağlayan da Alua Nurahan’ı kendi favorisi ilan ediyor. Çağlayan, Kazakistan gezisinde okulu ziyaret eder ve Alua’yı dinler “İşte benim favorim” der. Yani Kabine’nin bir bölümünün favorisini şimdiden biliyoruz. Alua Nurahan, 26 Mayıs’ta Türkiye’de gerçekleşecek Uluslararası 8. Türkçe Olimpiyatları için uzunca bir süredir hazırlık içinde. 10’a yakın şarkıyı sahnede söyleyebilecek kadar iyi biliyor. Aslında onun Türkçe Olimpiyatı macerası geçen yıl başlamış. Heyecanı ve sahne korkusu yüzünden Kazakistan’da üçüncü olmuş ve Türkiye finaline gelememiş. “Ama bu yıl farklı…” diyor ve kendisine çok güveniyor. Hatta geçen yılki jüri Alua’yı tekrar dinleyince çok şaşırmış; ‘hem repertuarını hem de kendisini çok geliştirmiş’ diye övmüşler. Geçen yıl ‘Hasretinden Yandı Gönlüm’ü söylemiş. Bu yıl olimpiyat şarkısı ‘Turnalar’ ve ikinci şarkı olarak da ‘Elbet Bir Gün Buluşacağız’. Zara, Tarkan, Mustafa Sandal ve Sezen Aksu hemen aklına gelen sevdiği şarkıcılar. İddialı, “İnşallah birinci olacağım.” diyor. Ama onu asıl heyecanlandıran 120 ülkeden gelenlerle kuracağı arkadaşlık ve İstanbul’u yeniden gezebilme imkânı.

Unutulmaz heyecanlar ve dostluklar kursa bile olimpiyatlarda, Alua bir şarkıcı olmayacak. O finans dünyasında yer almak, bankacı olmak istiyor. Daha şimdiden birçok ülke gezmiş. Bu yaz Malta adasında İngilizcesini geliştirmeyi düşünüyor. Liseden sonra eğitimini Amerika’da veya İngiltere’de devam ettirmek istiyor. Daha şimdiden Türkiye’yi seven, bu coğrafyaya kopmaz bağlarla bağlı, dünya insanı bir Kazak o. Türkçe Olimpiyatları’nda sahneye çıktığında sadece güzel şarkısını değil yarının insanını da izleyeceksiniz. Lütfen dikkat kesilin

8.Uluslarası Türkçe Olimpiyatı 2010

Hayallerini Türkçe Gerçekleştirecek

Behram Kılıç / Sao Paulo

Sao Paulo’daki öğrenciler, kıtaların birleştiği coğrafyadaki Türkiye’yi çok merak ediyor. Olimpiyatlar, hayallerini gerçekleştirmek için büyük fırsat.

Roberto Carlos, Lincoln, Alex, Bobo ve Alanzihno’nun Türkçe konuştuğunu duydunuz mu? Yıllarca Türkiye’de kalıyorlar ama üç-beş kelimeden başka bir şey konuşmadan ülkemizden ayrılıyorlar. Ama yakın gelecekte Türkiye’ye gelen futbolcuların şakır şakır Türkçe konuştuklarını görürseniz şaşırmayın. Zira Brezilya’daki Türk okulunda hepsi birbirinden maharetli 96 öğrenci var. Futbola da bayağı ilgililer. Hatta içlerindeki bayan öğrencilerden Julia, Palmerias’ın altyapısında ter döküyor.

Brezilya, bize kilometrelerce uzak bir ülke. Futbol ve sambası dışında hakkında pek bir şey bilmediğimiz bu ülkeye yolunuz düşerse, ülkenin en büyük şehri Sao Paulo’daki Türk kolejine de uğramayı ihmal etmeyin.

Kolej 4 yıldır faaliyette. Hâliyle ilk mezunlarını da vermiş olmanın mutluluğunu yaşıyor. Bugünlerde okulda tatlı bir heyecan var. Sebep; yaklaşan Türkçe Olimpiyatları ve mayısın sonuna doğru Brezilya’ya bir ziyaret gerçekleştirecek Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın okula gelme ihtimali...

Biz buradan Başbakan’a duyuralım; okuldaki öğrencilerin çoğu F.Bahçe’yi tutuyor. Çünkü Türkçe öğretmenlerinden biri F.Bahçeli. İşte çocukların F.Bahçeli olmasını sağlayan Hakan Demir’i, olimpiyatlar için Türkiye’ye gidecek üç öğrenciyle ders çalışırken buldum.

Dersin konusu, ismin hâlleri. Brezilya bu yıl şiir, şarkı ve konuşma dalında temsil edilecek. Caroline Torres (15), Ömer Lütfi Mete’nin ‘Gülce’ şiirini okuyacak. Vitoria Rebecca (16), konuşma dalında hazırlanıyor. Julia Cotta (15) ise şarkı yarışmasında ‘Kalp Kalbe Karşıdır’ı seslendirecek.

Hakan Demir 9 aydır burada. Dolayısıyla o da ülkenin resmî dili Portekizceyi öğrenmeye çalışıyor. Brezilya’da diğer ülkelerde olduğu gibi bir ülke elemesi söz konusu olmamış. Zira buradaki Türk okulu tek ve olimpiyatlara ilgi duyan öğrenci sayısı sınırlı. Dolayısıyla Türkçe Olimpiyatları’na katılacak öğrencileri Hakan hoca belirlemiş. Tabii seçtikten sonraki hazırlık aşamasında işi hiç de kolay olmamış, Türkçe ve Portekizce arasındaki farklılıklar yüzünden. ‘Bizde 8 sesli harf var. Bunlarda ise beş... ‘Ö’, ‘ü’ ve ‘i’yi söylemede çok zorlanıyorlar. Bir de ‘t’ ve ‘d’ harflerinde problem var. Bu harfleri ‘ç’ ve ‘c’ diye çıkartıyorlar. Mesela, ‘dilek’ yerine ‘çilek’, ‘saat’ yerine ‘saaç’ diyorlar.

Ancak bu problemler onu ve öğrencileri yıldırmamış. Mesela Caroline, İbrahim Sadri’nin seslendirdiği Gülce şiirini her gün 9-10 kez okuyor. Hocaları şiiri Portekizceye çevirerek anlamını da öğrenmesini sağlamışlar. Bizim için birkaç mısra okuyor. Ses tonunun yanında el hareketleri ve mimileri de şiire uygun.

Caroline, Türkçe Olimpiyatları’nı kendisi için bir fırsat olarak görüyor. “Kişisel kariyerim ve gelişimim açısından bana bir fırsat sunuldu.” diyor. Daha şimdiden farklı bir kültür, farklı bir ülke tanıyacak olmanın heyecanını yaşıyor. Çünkü Türkçe Olimpiyatları’ndan önce Türkiye hakkında çok bir şey bilmediğini söylüyor.

Vitoria Rebecca, isminde ‘c’ harfinin olmadığı konusunda bizi uyarıyor. Olimpiyatlara, konuşma dalında katılacak. Ancak soğuk su içtiği için sesi kısıldığından nasıl konuştuğunu duyamıyoruz. Dolayısıyla dudak okuma yöntemiyle bizimle görüşlerini paylaşıyor. Türkçeyi çok iyi anlıyor. Ancak çok iyi konuşabildiğini söylemek zor. Zaten o da bunun farkında. “Anlamak, yazmak, okumak iyi de” diyor, “Konuşmak olmasa...” Çünkü telaffuzda büyük problem yaşıyor. Gerçi bu, hepsinin ortak problemi. Okulda en çok öğretmenlerin kendilerine olan tavrına hayran kalmış. Brezilya eğitiminde öğretmenlerle senli benli bir diyalog içinde olduklarını, ancak bu okula gelince öğretmenlerin daha saygılı bir tavır gösterdiklerini söylüyor. “Türkiye’yi tanımak, Türkçeyi öğrenmek benim için büyük bir hedef.” diyor. Okulun bu manada kendisine bir fırsat sunduğunu ve bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek istediğini kaydediyor.

15 yaşındaki Julia Cotta, şarkı yarışmasında ülkesini temsil edecek. O da bizim için bir buket söylüyor. Yorumu harika. Palmerias’ın altyapısında futbol oynuyor. Futbol topuyla 200 sektiriyor. Gelecekte ise matematik öğretmeni olmak istiyor. Türkçe Olimpiyatları ile ilgili okulda duyuru yapıldığında, içindeki yarışma isteğini engelleyememiş: “Türkiye’ye, aramızdan en iyi olan gidiyordu. Ben mücadeleyi severim. Bir anda yarışın içinde buldum kendimi. Sonra da şarkı söylemeye başladım.”

Julia da Türkiye’yi pek tanımıyor. “Bu eksikliğimi gidermek için olimpiyatlar bir fırsat.” diyor. Yeni bir dünyaya gidecek olmanın heyecanını yaşadığını belirtiyor. Bu sırada Caroline söze giriyor ve okul sayesinde Türkiye’nin 3 kıtanın ortasında olduğunu öğrendiklerini ve bu kültürle harmanlaşmış bir ülkeyi görmenin kendileri için önemli olduğunu dile getiriyor. Türkçe öğretmeni ve Türk okulunda okumanın kendileri için bir avantaj olduğunu; bu avantajı en iyi şekilde değerlendirmek istediğini kaydediyor.

Vitoria ise Türkçeyi, Türkçeyle iş yapmaya başlayana kadar öğrenmeye devam edeceğini söylüyor. Hatta üniversiteyi Türkiye’de okuma isteği bile var. İçlerinde Türkçeye en hâkim olan öğrenci olmasına rağmen şu sözler de ona ait: “Türkçe öğrenmek gerçekten çok zor.”

Peki, Türkiye’de büyük bir salonda, binlerce izleyicinin huzuruna çıkmaya hazırlar mı? Julia, “Açıkçası korkuyorum.” diyor. “Bu heyecandan öte bir şey” diye ekliyor. Daha önce hiç böyle bir tecrübe yaşamadığını belirtiyor. Araya giren Vitoria ise “Ben sahneye çıkmayacağım, arkadaşlarıma nazaran daha rahatım.” diyor gülerek. Utangaç olduğunu dile getiren Caroline, bütün bakışların üzerine çevrildiği bir anda nasıl şiir okuyacağını kendisinin de merak ettiğini söylüyor.

Üç öğrencinin ailesi de olimpiyatlardan haberdar. Vitoria, babasının ısrarla bu okulun Türkiye ile Brezilya arasında bir köprü olduğunu kendisine söylediğini bizimle paylaşıyor. Caroline’nin ailesi de çocukları için bu okulun bir fırsat olduğunu ve kızlarına yeni bir kapı açacağını düşünüyor. Julia’nın ailesi ise biraz farklı yaklaşmış okula. “Başta ailem Brezilya’da bir Türk okulunun olmasını garipsedi. Ama şu an okulla ilgili kafalarında herhangi bir şüphe kalmadı. Zira bendeki gelişim ve değişim onları çok mutlu etti.” diyor.

Başbakan Erdoğan’ın gelecek hafta Brezilya’ya geleceğinden haberdarlar. Hatta Erdoğan’ın okulu ziyaret etmesi bile söz konusu. Ancak öğrenciler bu duruma üzülüyor! Çünkü o tarihlerde kendileri Türkçe Olimpiyatları için Türkiye’de olacak. Julia, “Türkçeye en çok biz çalışıyoruz ama Türk Başbakanı’nı göremiyoruz.” diyor iç geçirerek.

Üç kız öğrenci de futbolla ilgili. Julia, Trabzonspor’u tutuyor. Önceki Türkçe öğretmeni onu Trabzonsporlu yapmış. Türkiye Kupası finalinde F.Bahçe’ye karşı kazandıklarını ve F.Bahçe’nin 28 yıldır kupaya hasret kaldığını biliyor. Trabzonspor’un 2 maçını izlemiş. Caroline ise F.Bahçeli. Takımın şampiyon olacağına inanıyor (Süper Lig’de 34. hafta maçları henüz oynanmamıştı). Üçü de Brezilya’da farklı takımları tutuyor.

Brezilya’daki Türk okulu gelecek sene organize edilecek Türkçe Olimpiyatları için de daha şimdiden kolları sıvamış durumda. 20 öğrenci tespit edilmiş ve onlarla çalışmalara başlanmış. Sizin anlayacağınız seneye daha da iddialılar.

8.Uluslarası Türkçe Olimpiyatı 2010

Soğun Grönland'dan Sıcak Görüntüler

Emre Oğuz / Kopenhag

Afrika sıcağından buzul soğuğuna her iklim ve ülkeden yüzlerce çocuk, Türkiye’de buluşacak. Bu ülkelerden biri Grönland. Buzul ülkesini temsil eden öğrencilerden özellikle ikisinin yaşadıkları hayli ilginç.

Bu yıl sekizincisi düzenlenecek Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’na sadece günler, hatta saatler kaldı. 50 derecelik Afrika sıcağından -50 derecelik buzul soğuğuna kadar her iklimden onlarca ülke ve yüzlerce çocuk, Türkiye’de buluşup Türkçe yarışacak, tüm dünyaya barış mesajlarını Türkçe verecek. Organizasyona renk katacak ülkelerden biri de Grönland. Küresel iklim değişikliği, buzulların erimesi ve Eskimoların intihar hikâyeleri dışında Türkiye gündeminde kendine pek yer bulamayan Grönland’ı 4 öğrenci temsil edecek. Bu öğrencilerden ikisinin hikâyesi, en az, yüzölçümünün büyük bir bölümü insan yaşamına müsait olmayan, dev buzullarla kaplı bir ülkenin Türkçe Olimpiyatları’na katılması kadar ilginç. Yine bu öğrencilerden ikisinin hikâyesi, eğitim gönüllülerinin sınır tanımaz hizmet aşkını göstermesi bakımından oldukça anlamlı.

Kuzey Kutbu’ndaki en büyük buz örtüsüne sahip olan Grönland (Yüzde 81’i 3 kilometre kalınlığında buzullarla kaplı. Danimarka’nın özerk bölgesi. Nüfusu sadece ve sadece 57 bin 500. Dünyanın en büyük adası.) bu yılki finallere şiir, şarkı, konuşma ve genel kültür kategorilerinde katılacak. Şarkı dalında Jane Husuum, Erol Evgin’in ünlü şarkısı ‘İşte Öyle Bir Şey’i seslendirecek. Şiir dalında Tina Hansen, Dursun Ali Erzincanlı’nın ‘Ben Böyle Olmamalıydım’ şiirini okuyacak. Konuşma dalında Malik Mathiessen, genel kültür dalında da Johansen Olsen, yüzölçümü büyük, nüfusu küçük bu ülkeyi temsil edecek.

Hikâyesi ilginç olan Grönlandlı çocuklardan biri, 15 yaşındaki Malik Mathiassen. Malik’in annesi ve babası boşanmış. Adına bakıp annesinin ya da babasının Türk olduğunu düşünmeyin. Malik, Grönland’da sık kullanılan isimlerden biri. ‘Dalga’ anlamına geliyor. Malik, annesi ve üvey babasıyla birlikte ülkenin batısında yer alan başkent Nuuk’ta yaşıyor. Öz babası ise ülkenin güneyindeki ‘Paamiut’ şehrinde bulunuyor. Yılın sekiz-dokuz ayı sıfır derecenin altında seyreden havalar müsait olursa senede birkaç kez görüşebiliyorlar (Grönland’da yıllık sıcaklık ortalaması -7 derece).

Malik, 6 ay önce Grönland’daki Global Kültür Derneği Başkanı Talha Yurdal Çiçek ile tanışıncaya kadar tek kelime dahi Türkçe bilmiyordu. Çiçek, “Kendisine haritada Türkiye’nin yerini göster desek bir süre araması gerekirdi.” diyor Malik için. Aynı sınıfta okuduğu Jane ve Tina’nın teşvikiyle Global Kültür Derneği’ne gidip gelmeye başlayan Malik Mathiassen, Talha Yurdal Çiçek’ten Türkçe dersleri almaya başlıyor. Bir süre sonra Çiçek, kendisine Türkçe Olimpiyatları’na katılabileceğini ifade ediyor. Sevinçten ne yapacağını şaşıran Malik, Türkçesini geliştirmek için daha da hırslanıyor. Sadece Türkçe dersleri aldığı Global Kültür Derneği’nde değil; okulda, sokakta, evde, kısacası her yerde Türkçe çalışıyor. Arkadaşları kendisiyle dalga geçse de o her seferinde “Türkiye’ye gidip Grönland’ı temsil edeceğim için beni kıskanıyorlar.” diyor. Türkçe öğrenmeye en geç başlayan öğrenci olmasına rağmen, kısa sürede diğer arkadaşlarını geride bırakıyor. Tek amacı, yarışmaya şarkı dalında katılmak ve birinci olmaktır.

Fakat bir gün aynı sınıfta okuduğu samimi arkadaşlarından biri verem teşhisiyle hastaneye yatırılıyor. Doktorlar, veremin ileri seviyede olduğunu tespit edip derhal tedaviye başlıyorlar. Malik, bir taraftan arkadaşının durumuna üzülürken, diğer taraftan da doktorların “Hastalık, öğrencinin temasta olduğu herkese bulaşmış olabilir!” uyarısıyla şoka uğruyor. Apar topar hastaneye kontrole götürülen Malik, veremin kendisine de bulaşmış olduğunu öğreniyor.

Verem, ilk zamanlar Malik’te büyük bir ruhsal çöküntü meydana getiriyor. Doktorlar ölüm riskinin çok az olduğunu söylese de Malik en iyi ihtimalle aylarca ilaç tedavisi görmek zorundadır. İlk zamanlar okula da gidemiyor, Global Kültür Derneği’ndeki Türkçe derslerine de... Hastalığı dolayısıyla olimpiyatlara katılmak için Türkiye’ye gidemeyeceğini düşünüp iyice kahroluyor. Bir gün Talha Çiçek kendisini ziyaret edip hastalığının olimpiyatlara katılmasına engel olmadığını, çalışmaya devam ederse Türkiye’ye gidebileceğini söylüyor. Malik, sevinçten ne yapacağını şaşırıyor. Yoğun ilaç tedavileri arasında Malik, Türkçe sevgisiyle hayata daha sıkı sarılıyor. Bu arada birlikte Türkçe öğrendiği arkadaşları oldukça ilerlemiş, kendisi ise geri kalmıştır. Malik bunları dert etmiyor. Şarkı kategorisinde olmazsa şiirde, şiirde olmazsa konuşmada, onda da olmazsa genel kültürde yarışacak; ama mutlaka Türkiye’ye gidecek ve 4 öğrenci arasına girecektir. Bunun için hiç durmadan çalışıyor ve nitekim diğer arkadaşlarıyla arasındaki mesafeyi kapatıyor. Öyle ki yeniden grubun en iyi Türkçe konuşan öğrencisi oluyor.

Malik, bugün kendi dilinde ‘tuberkulose’ olan hastalığın Türkçe’de ‘verem’ olduğunu biliyor ve her fırsatta kendisini hayata bağlayan şeyin Türkçe sevgisi olduğunu söylüyor. 26 Mayıs-9 Haziran tarihleri arasındaki olimpiyatlar için Türkiye’ye gidecek olan Malik Mathiassen, konuşma kategorisinde en iyilerden biri olmaya çalışacak.

Türkçe Olimpiyatları, Nefreti Sevgiye Dönüştürdü

Grönland’ı Türkçe Olimpiyatları’nda Dursun Ali Erzincanlı’nın ‘Ben Böyle Olmamalıydım’ şiiriyle temsil edecek Tina Hansen’in hikâyesi de en az sınıf arkadaşı Malik’inki kadar ilginç. Çünkü onun hikâyesinde, Türkiye’den ve Türklerden ölesiye nefret eden bir anne var. Çünkü onun hikâyesinde, kızını kendini koruyabilmesi için karate kurslarına gönderen bir anne var. Çünkü onun hikâyesinde, nefretin sevgiye, korkunun güvene dönüşünün izleri var. Ve çünkü onun hikâyesinde, Türkçe sevgisinin ve Türkçe sevdalılarının ısındırdığı yüreklerin resmi var.

15 yaşındaki Tina’nın Türkçeye ilgisi, tıpkı diğer arkadaşları gibi aynı sınıfta okuduğu Jane Husuum’un teyzesi Vibeke’nin tavsiyesiyle başlıyor. Vaktiyle defalarca Türkiye’yi ziyaret etme fırsatı bulan Vibeke Husuum, tam bir Türkiye âşığıdır ve Grönland’da ülkemizin gönüllü elçiliğini yapmaktadır. Grönland’ı ziyaret eden her Türk’le tanışmaya ve yardımcı olmaya çalışmaktadır. Grönland’da Türk kültürünün tanıtımına katkıda bulunmak amacıyla kurulan Global Kültür Derneği’nin faaliyete geçmesinden sonra da başta kendi yeğeni Jane Husuum olmak üzere tanıdığı bütün Grönlandlı gençleri bu derneğe yönlendirir. İşte Tina Hansen de Vibeke Hanım’ın derneğe yönlendirdiği öğrencilerden biridir. Tina’nın Türkçe kurslarına başlaması için Vibeke Hanım’ın yönlendirmesi yeterli olmuyor elbette. Önce annesinden izin alması gerekiyordur.

Tina, bir gün okul çıkışında annesine Global Kültür Derneği’nden bahsedip Türkçe öğrenmek istediğini söylüyor. Annesi Hanne Hansen, kızının bu isteği karşısında çılgına dönüyor. Kızına asla böyle bir şeye izin vermeyeceğini, değil Türkçe öğrenmek, Türklerle yan yana gelmesine bile hiçbir zaman tahammül edemeyeceğini ifade ediyor. Tina, bu tepki karşısında şaşırıyor ve annesine Türklerden neden bu kadar nefret ettiğini soruyor. Hanne Hansen de yıllar önce Danimarka’nın İkast şehrinde başından geçen olayı anlatıyor.

Hanne Hansen, yıllar önce akrabalarını ve arkadaşlarını ziyaret etmek için Danimarka’nın İkast şehrine gelmiştir. Bir akşam vakti ‘kara kafalı’ biri yolunu keser ve kendisine askıntı olur. Hanne Hansen, önce nazik bir şekilde kendisini rahat bırakmasını ister ama karşısındaki adam laftan anlamaz ve giderek daha fazla rahatsız etmeye başlar. Bir süre sonra sözlü sataşmalar tacize dönüşür, taciz de tecavüz girişimine... Hanne Hansen, o gün Allah’ın da yardımıyla kaçar ve hem canını hem namusunu kurtarır; ama içine öyle bir Türkiye nefreti işler ki kızının Türkçe öğrenmek istemesine karşı verdiği tepkinin sebebi de budur. Çünkü o gün kendisini taciz eden ‘kara kafalı’ adam, maalesef, Türkiye’den göç edip Danimarka’ya yerleşen insanlardan biridir.

Hanne Hansen, o günden beri Türklere korkuyla, Türkiye’ye de nefretle bakmaktadır. Ancak Tina da en az annesi kadar inatçı olduğunu gösteriyor. Yaşananların geçmişte kaldığını ve kendisine bir şans verilmesini istiyor. Hanne Hansen, Tina’nın günlerce süren ısrarlarına dayanamıyor ve sonunda Global Kültür Derneği’ne gidip Talha Çiçek’le tanışmaya karar veriyor. Geçmişte yaşananlardan habersiz Talha Bey ve eşi Fatma Hanım, Hanne Hansen’i oldukça sıcak bir şekilde karşılıyor. Kendisine evlerini açıyorlar, çay sohbetlerine davet ediyorlar. Bir süre geçtikten sonra ziyaretlerin sayısı artıyor. Bu arada Tina çoktan Türkçe kurslarına başlamış ve kursun en iyi öğrencilerinden biri olmuştur bile. Talha Çiçek, kendisine Türkçe Olimpiyatları’ndan bahsedip ‘Katılmak ister misin?’ diye sorunca, ‘Önce annemle konuşmam.’ gerekir diyor ve konuyu annesine açıyor. Hanne Hansen’in Talha Bey ve eşini tanıyınca fikirleri değişmiştir: “Bu insanlarla değil Türkiye’ye, dünyanın bir ucuna bile gidebilirsin.”

Annesinden izin alan Tina, 25 Nisan’da Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da düzenlenen Türkçe Olimpiyatları Kuzey Avrupa Finalleri’nde jüri özel ödülü aldı. 26 Mayıs-9 Haziran’da düzenlenecek 8. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları finalleri için de Türkiye’ye gidecek.

8.Uluslarası Türkçe Olimpiyatları 2010

Cengiz Han'ın Torunları Türkçe İçin Ter Döktü

Cengiz Han'ın Torunları Türkçe İçin Ter Döktü

Bu yıl 8'incisi düzenlenecek Türkçe Olimpiyatları Moğolistan finaline Türk Dil Kurumu (TDK) Başkanı Şükrü Haluk Akalın da katıldı. Akalın; "Böylesine büyük bir organizasyonda yer almaktan gurur ve onur duyuyorum." dedi.

Başkent Ulan-Batur'daki Moğolistan Kültür ve Çocuk Sarayı'nda gerçekleşen olimpiyatların finaline Türkiye'nin Moğolistan Büyükelçisi Ahmet Asım Arar, TDK Başkanı Şükrü Akalın, Millî Eğitim Bakanlığı Mali ve İdari İşler Daire Başkanı Yusuf Esener ve öğrenci aileleri katıldı.

Finalde, Yadigar Eğitim Kurumu'na bağlı Türk okullarında okuyan öğrenciler kıyasıya yarıştı. Birbirinden ilginç gösterilerin sahne aldığı yarışma İstiklal Marşı'nın okunmasıyla başladı. Öğrenciler finalde; şarkı, şiir, güzel konuşma, yazma, dil bilgisi, özel beceri, sunum ve okuma olmak üzere 8 ayrı dalda yarıştı. Kıyasıya yarışan 23 öğrencinin arasından 8'i 8. Türkçe Olimpiyatları'na katılma hakkı kazandı. Abdurahim Karakoç'un "Anadolu Sevgisi" şiirini okuyan öğrenci gözyaşlarına hâkim olamazken, "Ayna" grubunun "Çayımın Şekeri" şarkısını seslendiren Bilgun Erdenedalay salondakilere eğlenceli anlar yaşattı. Yöresel kıyafetleriyle sahneye çıkan öğrencilerin okuduğu şiir ve şarkılar jüri üyelerinin beğenisi topladı. Yarışmada, öğrencilere Türkçe öğretimi veren öğretmenlerin yöresel kıyafetlerle Moğolca şarkı söylemesi izleyicilerden büyük alkış aldı.

Çayımın Şekeri Birinci Oldu

Şarkı dalında "Çayımın Şekeri" adlı eseriyle yarışan Bilgun Erdenedalay birinci oldu. Yarışmada dereceye giren öğrencilerin ödüllerini jüri üyesi Büyükelçi Ahmet Asım Arar ve TDK Başkanı Akalın verdi.

Finallerin ardından kürsüye çıkan Büyükelçi Ahmet Asım Arar, bir kez daha Türkçe Olimpiyatları Moğalistan Finaline katılmaktan mutlu olduğunu söyledi. Arar, dünyada en kıymetli şeyin lisanlar arasında dostluk olduğunu ifade ederek, "Bu dostluğun temelinde de konuşmak, kendisini ifade etmek ve anlamak yatıyor. Dolaysıyla dostluğun temelinde dil var. Birbirimizi anlamamızın farklılıklarımızı kabul etmemizin, birlikte dostluk ve istikrar içinde yaşamamızın temelinde dili konuşmak, dil vasıtasıyla anlamak yatıyor. Moğol gençlerin Türkçe konuşmasına tanık olmak, Türkiye ile Moğolistan arasındaki insan köprüsünün ne kadar sağlam ve umut vadeden bir şekilde devam ettiğini gösteriyor." dedi.

TDK'dan Yarışmaya Tam Not

TDK Başkanı Akalın ise konuşmasında, "Bu topraklar, Moğol dilinin, Moğol kültürünün yeşerdiği ve yaygınlaştırdığı topraklar olmakla birlikte, Türk yazı dilinin de başlanıcını ortaya çıkaran Orhun yazıtların bulunduğu verimli topraklardır." dedi. Aradan yüz yıllar geçtikten sonra yine bu topraklarda Türkçenin konuşma dili olarak yer almasının sevindirici olduğunu kaydeden Akalın, "Öğrenciler Türkçe şiir ve şarkılar okuyor. Moğol-Türk kardeşliğinde yeni bir dönemin başlangıcı olduğunu görüyorum. Türk okulları, Moğol gençlerine Türkçeyi öğreterek, Türk kültürünü yakından tanımalarına vesile oluyor. Aramızdaki dostluk ve kardeşlik bağlarını daha da geliştirildiğine tanık oluyorum." şeklinde konuştu.

(CİHAN) / 16.03.2010

8.Uluslarası Türkçe Olimpiyatları 2010